MİZAH & KARİKATÜR NEDİR

Etiketler: penguen, leman, şaka, karikatür, nasrettin hoca, limon, selçuk erdem, takunya, latife, alay, güleryüz, galip tekin, karagöz, diken, hacivat, siyasal, behiç ak, turhan selçuk, hasan kaçan, oğuz aral, diyojen, girgir, digil, hibir, cafcaf, laklak, l manyak, nehar tüblek, bedri koraman, altan erbulak, mustafa eremektar, ferruh doğan, ali ulvi ersoy, necmi riza ayça, ismail gülgeç, kamil masaraci, sarkis paçaci, haslet soyöz, bülent arabacioğlu, latif demirci, ilban ertem, behiç pek, necdet şen, hakan derman, ibrahim tapa, turgut demir, hikmet cerrah, semih balcioğlu, teoder kasap, cemil cem, sedat nuri, sedat semavi, ahmet öztürklevent, kürşat zaman, karikatürcü, lemon, caricatura, nalin


İlk karikatür İngiltere'de ortaya çıkmıştır. Fakat kelimenin İtalyanca caricatura sözcüğünden türeme olduğunu ve mecazi anlamda abartmak, alay etmek anlamına geldiği bilinmektedir.
Yani karikatürcü ancak yeterince tanınmış kişilerle veya olaylarla alay edebilir. Bunun için, bir yüz karikatürü, tıpkı vücudu büyülten ya da daraltan panayır aynaları gibi, insanı biçimsizleştirir. Tıpkı karnaval maskeleri gibi bazı ayrıntıları da iyice abartır. Hayvanlarla bazı benzeyişler de insanları güldürebilir; zaten bu gözde politikacılarla alay etmek için sık sık kullanılan bir yöntemdir. Karikatür sadece davranışları değil, anlatılan sahneyi canlandırarak bizi güldüren ve biri ötekinin değişik biçiminden ibaret iki desen arasında neler olup bittiğini anlamamızı sağlayan, hayal gücümüzdür. Buna şaka, alay, latife veya nükte denilebilir.


Türkiye'de, İlk karikatür 1867'de İstanbul adlı dergide çıktı. Sonra Teoder Kasap'ın 1869'da yayımlanmaya başlayan Diyojen dergisi sayesinde karikatür bağımsız bir yayın ortamına kavuştu. Bu dergiyi başka dergiler izledi


Teder kasap'ın çıkardığı hayal dergisinde 1877 yılında yayınlanan bu Karagöz-Hacivat karikatürü yüzünden yayıncı Teoder Kasap hapis cezası almıştır. Eli-ayağı zincirlenmiş Karagöz'e Hacivat şöyle yanıt verir; Nedir Bu hal Karagöz? Karagöz şöyle yanıt verir: Kanun dairesinde serbesti Hacivat.

II. Abdülhamit Meclisi kapatıp anayasayı rafa kaldırınca karikatür yayını da sona erdi. 1908'de İkinci meşrutiyet ilan edilince basın özgürlüğü ile birlikte karikatür de öne çıktı. Sedat Nuri, Svarselli, Rigopulos gibi karikatürcüler yetişti. Fakat dönemin en önemli karikatür sanatçısı Cemil Cem'dir. Yurtdışında bulunduğu sırada karikatürü öğrenmiş olan Cemil Cem, portre karikatürcülüğündeki ustalığını hem iktidarı, hem muhalefeti eleştiren siyasal karikatür çizimleri daha çok gerçek resimleri andırır. Mizah ise daha çok resimlerin altındaki yazılı anlatıma yükleniyordu. Sedat Semavi'nin Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra çıkarmaya başladığı Diken ve Güleryüz dergileri de bu sanatın Türkiye'de gelişip benimsenmesine yardımcı oldu.



Türk karikatürünün üçüncü dönemi 1950'lerde başladı. Çok partili dönemin bu yıllarda canlılık kazanmasının bunda önemli rolü oldu. Yeni gazete ve dergilerin çıkması, yayınlarda Amerikan basının örnek alınması, Türk karikatürcülerine yeni çalışma alanları açtı. Karikatürcü sayısında hızlı bir artış görüldü. Turhan Selçuk, Ferruh Doğan, Nehar Tüblek, Ali Ulvi Ersoy, Semih Balcıoğlu, Altan Erbulak, Mustafa Eremektar (Mıstık) ve Oğuz Aral bu dönemde kişilik kazandılar. Onları Yalçın Çetin, Tonguç Yaşar, Tan Oral, Tekin Aral, Suat Yalaz, Bedri Koraman, Eflatun Nuri, Mustafa (Mim) Uykusuz gibi sanatçılar izledi. Bedri Koraman magazin karikatürleriyle ünlendi. Bu sanatçıların birçoğu yurt dışında katıldıkları uluslararası sergilerde ve yarışmalarda çeşitli ödüller kazandılar.
1970'li yıllarda, özellikle Gırgır dergisi çevresinde toplanan sanatçılar. Siyasal ortamdaki canlılığın ve televizyon yayınlarının sağladığı konu zenginliğinden de yararlanarak, tamamı çizgiden oluşan mizah dergileri yarattılar. Günümüzün ilk mizah dergisinden bugüne 1852-2008 yılları arasında yayımlanmış mizah dergileri.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : penguen, leman, şaka, karikatür, nasrettin hoca, limon, selçuk erdem, takunya, latife, alay, güleryüz, galip tekin, kara

Gözlüğün Geçmişine Yolculuk ve Camın Hikayesi

Etiketler: cam, portre, italya, bacon, kum, ateş, gözlük, miyop, optik, fırın, kırılma, lens, tünel, kül, tavlama, mercimek, soğutma, venedik, hipermetrop, sodyum karbonat, astigmat, mezopotamyalılar, murano, gözlük yapımı

Gözlüğün olmadığı dönemlerde görme sorunu olan insanların nasıl sorunlarla karşılaştıklarını hiç düşündünüz mü? Hele de göz numaraları çok yüksek olan insanların. Evden çıkmayıp, sosyal hayata karışmamış olmaları ihtimal dahilinde. Tabii eğer soruna başka türlü bir çözüm bulamadılarsa. Ben yine de bir şekilde bu soruna da çözüm bulmuşlardır diye düşünüyorum. Geçmiş çağları araştırınca, o devir insanlarının beyinlerinin daha fazla bölümünü kullandıkları belli. Teknolojik aletlerin de olmadığını düşünürsek hele ki internet gibi her aradığını insanın önüne anında çıkaran ve beyin yormak zorunda bırakmayan bir icadı düşününce başka çareleri olmadığını anlamamak da mümkün değil zaten. Tek çözüm sorunlara çare üretmek.

Antik çağ insanlarının optik camlar hakkında bilgileri olduğu biliniyor. Girit'te yapılan kazılarda M.Ö 1000 yılına ait büyüteç bulunmuş. Gözlüğü ilk bulan kişinin kim olduğu ise muammasını koruyor. Bilinmeyen bu şahsa teşekkür mü etmek gerek yoksa kızmak mı gerek bilemiyorum. Zira gözlük icad edilmeseydi belki lazer ameliyatlara çok daha önceden başlanabilirdi. Bu da garip bir yaklaşım oldu galiba.

Gözlüğü bulan kişi bilinmese de Venedik'te yaşamış birisi olduğu düşünülüyor. Zira ortaçağda Venedik cam üretimiyle çok ünlenmişti. 13. yy’a doğru unutulup giden renksiz cam yapma tekniğini Venedikli cam ustaları yeniden canlandırmıştı.

İtalya'da cam sanayiinin giderek güçlenmesinde renksiz cam yapma tekniğinin yeniden ortaya çıkarılmasının etkisi büyüktür. İtalyanlar Murano adasında bu tekniği yaşatıyorlardı. Murano'da yapılmasında hem tekniği gizli tutmak hem de yangın tehlikesini azaltmak amacı güdülüyordu. O zamanlar bu teknik o kadar kıymetliydi ki soylulara tanınan ayrıcalıklar bu cam ustalarına tanındı. Venedik’ten ayrılmaları ise yasaklandı. Bu cama Venedik camı ismi verildi. Duru, saydam ve renksiz bir camdı bu. Son derece de pahalı bir camdı. Venedik camı çok çabuk sertleşiyordu ama biçimlendirmesi de bir o kadar kolaydı. Bu da cam sanayiii için tercih nedeni oluyordu.


İtalyanlar gözlük camlarının mercimeği anımsatmasından dolayı ‘lenticchie' (mercimek) adını verdiler gözlük camlarına. İngilizcede de ‘lentis’ (mercimek) olarak kullanıldı. Şimdilerde kullandığımız lensin kökeni de mercimekten geliyor yani.

İlk gözlüklerin mercekleri konveksti (dışbukey). Sadece hipermetrop olanların sorununu çözüyordu. Miyopların sorununu çözecek konkav (içbükey) merceklerin üretilmesi için 100 yıl daha geçmesi gerekecekti. Miyop sorununu düzelten gözlüklerin yapımının ancak 15. YY’da tamamlanabildiği biliniyor. Bunda içbükey (konkav) mercek imalinin zor ve pahalı olmasının yanı sıra, gözlük kullanımının genelde kitap okumak için gerekmesi, uzağı göremeyen (miyop) insanların çok da önemsenmemesi rol oynamış. Papa Leo X’nun bu gözlükleri (miyop) taktığı biliniyor.

Marko Polo 1270 yılında Çin’de yaşlıların gözlük kullandığından bahsediyor. Bacon ise yaşlıların gözlük kullanması gerektiğini söylüyor. Gözlüğü bulanın Bacon olduğu bile tevatürler arasında. Benjamin Franklin (1784) ise bifokal camları bulmuş. Kepler prizmaları yapmış (1611). Gözlüklü birinin ilk portresini Tommasa Da Modena yapmış (1352).

Gözlük icad edilmesine edildi bilinmeyen bir şahıs tarafından ancak bir de bunu düşürmeden gözün önünde, burnun üstünde tutmak gerekiyordu. İşte bunu başarmak da 350 yıl aldı. Bu buluş gözlük tarihinin belki en önemli buluşuydu. Öyle ya, takamayacaksan ne işe yarayacak ki gözlük? Edward Scarlett isimli şahsın 1730 yılında Londra’da ilk gözlük sapını icad ettiği biliniyor. Bu ilk gözlük çerçeveleri kurşun, bakır veya tahtadan oluşuyordu. Kösele, boynuz, kemik kullanıldığı da oldu çerçevelerde. Sonraları hafif çelik çerçeveler tercih edildi.

İnsanlık tarihine büyük hizmet bu. Göremeyen insanların da sosyal hayata katılımını sağladı gözlük. Hele hele matbaanın icadından sonra kitap ve gazete basımının da artması gözlüğe olan talebi artırdı.


İlk gözlükçü Philadelphia'da açıldı. (1783) Francis Mc Allister'ın dükkanı. Gözlükler bir sepetin içine konulmuştu. Müşteriler gözlükleri deneyerek kendilerine uygun olanı alıyorlardı. İlk güneş gözlükleri de Çin'de üretilmiş (1430). Bu gözlüklerin camını dumanın isi ile karartmışlar. Ama karizma yapalım ya da güneşten korunalım diye değil. Göz ifadelerinden düşünceleri anlaşılmasın diye.

Peki cam nasıl yapılıyor acaba? Mezopotamyalılar kum ve külü karıştırıp ısıtınca cama dönüştüğünü görmüşler. O zaman nasıl isimlendirdiler camı ayrı hikaye tabii. Ancak bu yöntemle cam elde edebilmek için külde bol miktarda sodyum karbonat ve potasyum karbonat olması lazım. İşte bu mucid Mezopotamyalılar çok geçmeden camın sıcakken şekillendirilebildiğini, soğukken de toz olarak öğütüldüğünü anladılar. Sıcak camı incecik yapıp çamur kalıbının çevresine dolayıp sonra kalıbı kırarak kap yapmayı öğrendiler.


Üfleme tekniği ise Suriyelilere ait. İçi boş demir çubuğun ucunu sıcak cama batırıp demirdeki delikten üflediklerinde camın balon gibi şiştiğini gördü Suriyeli ustalar. Günümüzde de cam üretiminin temel maddesi hemen hemen aynıdır eski çağlardakilerle. Kum, sodyum karbonot ve kalsiyum karbonat karışımı. Bu maddelerden soda camı oluyor. Kristal eşyalar, optik cam ve mercek yapımı için kum, kurşun oksit ve potasyum karbonat kullanılıyor (kurşun camı). Kum, boraks ve sodadan payreks denilen ateşe dayanıklı camlar yapılıyor. (borasilikat camlar)

Camın hammaddesi ne olursa olsun hammaddeyi oluşturan bütün maddeler eriyip birbirine karışacak. Macun kıvamında bir hamur elde edilecek. Bu hamura istenilen şekil verildikten sonra soğumaya bırakılacak. Yalnız soğutma işleminin yavaş yavaş yapılması yani tavlanması gerekiyor. Aksi takdirde gerilmeden dolayı kırılma olabiliyor. Tavlama fırını denilen uzun tünelden cam geçirilecek. Sıcaklık derece derece son derece dikkatli bir şekilde düşürülecek. İşte camın kumlu, küllü, yüksek ateşli hikayesi.

kaynak

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : cam, portre, italya, bacon, kum, ateş, gözlük, miyop, optik, fırın, kırılma, lens, tünel, kül, tavlama, mercimek, soğutm

Kayıp krallığın hazinesini arıyorlar!

Giresun’un 2 bin metre rakımlı yaylasında defineciler devlet gözetiminde kayıp bir krallığın hazinesi arıyor.

Bir grup defineci, Giresun’un Bulancak ilçesi kırsalındaki 2 bin rakımlı yaylada, 45 gündür ‘Kırım Krallığı’na ait hazineyi arıyor! 30 metrenin üzerinde sondaj yapan kazı ekibi, çadırlar, jeneratörler, kompresör, asansör derken 200 bin lira harcadı ama umutlular.

Yaklaşık bir yıllık planlamanın ardından başlanan kazı çalışmasında, olduğu varsayılan krallığa ait şehrin gözetleme kulesinden aşağıya ineceklerini söylüyorlar.

Kazı ekibi, ‘90 ton altın’a ulaşma heyecanını yaşarken, ilçe yöneticileriyse hazineyle değil, ortaya çıkması muhtemel yeraltı şehriyle ilgili.

Kazı için yaklaşık 45 gün önce Giresun Valiliği’nden izin alarak ekibiyle birlikte çalışmalara başlayan 44 yaşındaki Turan Gögerçin mesleğinin definecilik olduğunu, tamamıyla yasal prosedürler çerçevesinde devlet gözlemcileriyle birlikte kazı yaptıkları anlattı:

“Biz profesyonel definecileriz, cihazımızla tespitini yaptık, dokümanları topladık, aynen hepsi doğru çıktı. 10 gün içinde hedefe ulaşmayı planlıyoruz. Kazdığımız 1.5 metrekarelik alanda 45 gün içerisinde 32 metrelik derinliğe ulaştık. Şehrin kulesi olduğunu düşündüğümüz bu alandan o dönemin harçlarıyla oluşturulmuş ve kesme diye tabir edilen taşlardan yapılan bölümler bulduk. Kulenin aydınlatılması için kullanılan meşale koyma yerlerini ortaya çıkardık. Yasal olarak 15 günümüz kaldı. Ama 10 gün içinde ulaşmayı planlıyoruz. Doğru yolda olduğumuza eminiz. Çünkü yere vuruyoruz, altının boş olduğuna dair sesler geliyor.”

Bulancak Belediye Başkanı Kadir Aydın, kazı çalışmalarını bizzat yerinde izliyor:

“Merakla bekliyoruz. Başlangıçta bir define kazısı olarak algılandı ama işin üzerine gidildikçe, biraz daha boyutları ilerleyince farklı noktalara gitti. Yerel idareci olarak altınla ilgilenmiyorum. Benim için asıl hazine, burada böyle bir medeniyetin olmasıdır. Bu boyutla değerlendirildiğinde, Bulancak açısından, yayla turizminin yanı sıra kültür ve inanç turizmi açısından önemli olacaktır.”

Bulancak Turizm ve Tanıtma Derneği (TUDER) Başkanı Zafer Çamaltı da kazı yerini ziyaret etmiş:

“İlginç bir yer, orman içerisinde. Değişik bir deneyim oldu benim için. Arkadaşlar burada 3 bin 500 yıl önce bu topraklarda hüküm sürmüş ’Kırım Krallığı’nın izlerini arıyorlar.”

Çamaltı’na göre kazı Giresun’un bölgenin kaderini değiştirebilir:

“Burada arkadaşların anlatmasına göre tarihi bir uygarlığın kalıntıları var. Tıpkı Ürgüp, Göreme, Derinkuyu gibi bir yeraltı şehri bekleniyor. Kral mezarlarına ulaşılma hedefleniyor. Ciddi anlamda da değerli bir hazine bekleniyor. Onlar altınları alsın, yeraltı şehri de bizim olsun.”

KIRIM DEĞİL, KİMMERLERDİR!

Define ekibi, Kırım Krallığı diyor, ama Anadolu Ajansı’nın görüştüğü tarihçilere göre Milattan Önce 1500’lü yıllarda bölgede ‘Kırım Krallığı’nın var olduğuna dair herhangi bir tarihsel bilgi yok. Tarihçiler, bulunacağı iddia edilen şehrin Milattan Önce 8’inci yüzyılın ilk yarısına kadar Kafkasya’dan Karadeniz’in kuzeyine doğru uzanan alanda yaşayan atlı göçebe kavim ‘Kimmerler’e ait olabileceğini belirtiyor.

ALTININ YARISI DEVLETİN OLUR

Define Arama Yönetmeliği, define aramak isteyenlerin, define arayacakları yerin bağlı olduğu mülki amire bir dilekçeyle müracaat etmelerini ve dilekçede arama amacının açıkça belirtilmesini şart koşuyor. Bulunan definenin Maliye Bakanlığı’nca geçer akçe olarak değerinin tespit edilmesini öngören yönetmelik, define Hazine ’ye ait arazide bulunmuşsa değerinin yüzde 50’sini çıkaran kişi olan aracıya verilmesini karara bağlıyor. Bulancak ’ta yapılan kazıda, yönetmelikte belirtilen devlet gözlemcileri de yer alıyor.

Yorum (yok) Yorum yaz! | Etiketler : Kayıp krallığın hazinesini arıyorlar!